Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Ramazan ayı, modernleşmenin etkilerine rağmen saray ve devlet hayatında kendine özgü, dokunulmaz bir iklimi korumayı sürdürdü. Hilalin görülmesiyle birlikte sarayın günlük ritmi değişir, iftar sofralarından teravihlere, Hırka-i Saadet ziyaretlerinden Kadir Gecesi alayına kadar pek çok merasimle Ramazan’ın manevî havası hissedilirdi.
Sarayda Ramazan protokolü
Ramazan’ın ilk günlerinde padişah, Meclis-i Âyan ve Meclis-i Mebusan başkanları ile devletin önde gelen isimlerini iftara davet ederdi. Ancak bu davetlerde dikkat çeken bir protokol uygulanırdı: Padişah sofraya oturmaz, misafirlerin ağırlanması saray erkânına bırakılırdı. Sofranın idaresini ise sadrazam üstlenirdi. Bu uygulama, padişahın Osmanlı siyaset geleneğindeki merkezî ve sembolik konumunun bir yansıması olarak görülürdü.
İftarlar zamanla sohbet meclislerine dönüşür, devlet adamları nükteli ve ölçülü konuşmalarla sohbeti yönlendirirdi. Sarayda iftar etmek, davetliler için hem bir itibar göstergesi hem de önemli bir ayrıcalık kabul edilirdi.

Gündelik hayat Ramazan’a göre şekillenirdi
II. Meşrutiyet döneminde Mabeyn Başkâtipliği yapan Halid Ziya Uşaklıgil, hatıralarında Ramazan’la birlikte saray hayatının baştan sona değiştiğini aktarır. Sabah kahvaltıları kaldırılır, sahur için özel sofralar hazırlanır, akşam yemekleri ise büyük bir ihtimamla düzenlenen iftar merasimlerine dönüşürdü. Çorbalar, börekler, yumurtalar, reçeller, tatlılar ve “gerez” adı verilen atıştırmalıklar, sofraların vazgeçilmezleri arasındaydı.
Diş kirasından hediyeye
Klasik dönemde saray iftarlarına katılanlara “diş kirası” adıyla para ihsan edilirdi. Ancak bu gelenek, II. Meşrutiyet sonrasında değişen siyasal atmosferle birlikte dönüşüm geçirdi. V. Mehmed Reşad, geleneği tamamen kaldırmak yerine davetlilere para yerine murassa saatler ve kıymetli eşyalar hediye edilmesini tercih etti. Hediyeler, Mabeyn Başkâtibi tarafından ağırbaşlı bir merasimle takdim edilir, ardından şerbetler ikram edilirdi.
Teravihler ve Kadir Gecesi alayı
İftar sonrası sarayda teravih namazları kılınırdı. Dolmabahçe Sarayı’ndaki Zülvecheyn Salonu’nda serilen seccadeler üzerinde, imam-ı şehriyârînin kıraatiyle namaz eda edilirdi. Ramazan’ın en görkemli merasimi ise Kadir Gecesi’ydi. Klasik dönemde padişah, Topkapı Sarayı’ndan Ayasofya Camii’ne alayla giderken, son dönemde bu merasim Dolmabahçe Sarayı’nın kullanılmaya başlanmasıyla Tophane Camii’nde icra edilirdi.
Uşaklıgil’in aktardığı hatıralarda, Kadir Gecesi alayının ihtişamı ve hanedan mensupları arasındaki ince dengeler dikkat çeker. Veliahtlar arasındaki mesafe ve protokol hassasiyeti, bu merasimlerde dahi titizlikle korunurdu.
Devlet işleri de Ramazan’a uyarlanırdı
Ramazan ayı yalnızca saray hayatını değil, devlet işleyişini de etkilerdi. Mabeyn Başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi, Ramazan’da Bab-ı Âli’de gündüz yapılan toplantıların gece saatlerine alındığını aktarır. Dönemin sadrazamı Hüseyin Hilmi Paşa, orucun etkisiyle gündüz toplantılarında gerginlik yaşanabileceğini belirterek Meclis-i Vükelâ’nın gece toplanmasını teklif etmiş, bu teklif kabul edilmiştir.
Benzer bir uygulama Kamil Paşa döneminde de görülmüş; kritik dış politika gelişmelerinin yaşandığı günlerde devlet meseleleri iftar sonrası gece geç saatlere kadar müzakere edilmiştir.
Hırka-i Saadet ziyaretleri
Ramazan’ın en önemli dinî merasimlerinden biri de Hırka-i Saadet ziyaretleriydi. Her yıl Ramazan’ın 15. günü gerçekleştirilen bu ziyaret, devlet erkânının katılımıyla yapılırdı. Türkgeldi, bu merasimlerin saray nezdindeki önemini vurgularken, V. Mehmed Reşad’ın ağır hasta olduğu günlerde dahi bu ziyareti iptal etmemesini, Ramazan geleneğine verilen değerin açık bir göstergesi olarak aktarır.
Osmanlı’nın son yıllarında yaşanan tüm değişimlere rağmen Ramazan ayı, saraydan Bab-ı Âli’ye uzanan bu köklü ritüellerle manevî merkez olma vasfını korumaya devam etti.





