Bazı cümleler vardır…
Bir ülkenin kaderine değil ama ruhuna yazılır.
Biz o cümleyi çok duyduk:
“Potansiyeli yüksek ama bir türlü başaramayan ülke…”
Bu sadece bir değerlendirme değildi.
Bu, bize biçilen bir rol gibiydi.
Ne kadar çalışsak da, ne kadar istesek de,
sanki hep yarım kalacakmışız gibi…
Çocukken anlam veremezdik,
büyüdükçe içimize oturdu.
Her duyduğumuzda biraz daha ağırlaştı.
Çünkü mesele geri kalmışlık değildi.
Mesele, bize geri kalmışlığın yakıştırılmasıydı.
Bu topraklar;
medeniyet kurmuş, çağ açıp çağ kapatmış,
insana, devlete ve hayata yön vermiş bir hafızanın mirasıydı.
Ama bir dönem, kendi hikâyesini bile başkalarının ağzından dinler hale gelmişti.
İşte tam da bu yüzden,
Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde ve Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde yaşanan değişim,
sadece bir kalkınma meselesi değildi.
Bu, bir milletin kendi sesini yeniden bulma meselesiydi.
Yollar yapıldı, şehirler büyüdü, savunma sanayii gelişti…
Ama asıl değişim, görünmeyen yerde oldu.
İnsanların gözlerinde.
Cümlelerinde.
Kendilerine bakışlarında…
Artık bu ülkenin insanı,
“Acaba yapabilir miyiz?” diye sormuyor.
“Daha iyisini nasıl yaparız?” diye soruyor.
İşte fark bu kadar net.
İşte kırılma noktası tam da burada.
Elbette eksikler var.
Elbette tartışmalar var.
Ama artık kimse bu ülkeyi, eski o cümleyle tarif edemiyor.
Çünkü o cümle artık bize ait değil.
Yıllarca içimizde taşıdığımız o yürek yarası…
Belki tamamen silinmedi,
ama artık sızlamıyor.
Ve bir millet için en büyük değişim bazen şudur:
Kendi hikâyesini başkalarından dinlemeyi bırakıp,
onu kendisinin yazmaya başlamasıdır.







