Türkiye’den çifte diplomasi hamlesi: Afrika’da jeopolitik güç, Asya’da insani sorumluluk
Türkiye’nin son dönemde izlediği dış politika çizgisi, yalnızca diplomatik temaslarla sınırlı olmayan çok katmanlı bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Etiyopya ziyareti ile Bilal Erdoğan’ın Bangladeş’teki Rohingya mülteci kamplarına gerçekleştirdiği temaslar, Ankara’nın küresel ölçekte iki yönlü bir dış politika perspektifi izlediğini gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Etiyopya temasları, Türkiye’nin Afrika Boynuzu’ndaki stratejik konumunu güçlendirme hedefi açısından kritik önem taşıyor. Addis Ababa hattında güvenlikten ulaştırmaya, ekonomik iş birliklerinden diplomatik arabuluculuğa kadar geniş bir çerçevede kurulan ilişkiler, Türkiye’nin kıtada kalıcı ortaklıklar inşa etme iradesini yansıtıyor. Bu adımlar, “sert güç” unsurlarının altyapısını güçlendirirken Ankara’nın bölgesel denge üretme kapasitesini de artırıyor.
Aynı dönemde Bangladeş’te Rohingya mülteci kamplarına yapılan ziyaret ise Türkiye’nin insani diplomasi anlayışının sahadaki karşılığını ortaya koyuyor. Rohingya krizi, uluslararası sistemin uzun süredir çözüm üretmekte zorlandığı insani meselelerden biri olmayı sürdürüyor. Türkiye ise bu krizi yalnızca raporlarla değil, doğrudan sahada temas kurarak ele alan ülkeler arasında yer alıyor.
Uzmanlara göre bu iki farklı coğrafyadaki temaslar tesadüfi değil. Ankara bir yandan Afrika’da jeopolitik ve ekonomik nüfuzunu derinleştirirken, diğer yandan insani krizler karşısında ahlaki sorumluluğunu görünür kılıyor. Böylece Türkiye’nin dış politikası yalnızca güç dengeleri üzerinden değil, değerler ve vicdan ekseninde de şekilleniyor.
Yeni dünya düzeninin tartışıldığı bir dönemde Türkiye’nin yaklaşımı, “Güçlü olmak mı, haklı olmak mı?” sorusuna farklı bir cevap sunuyor: Her ikisi birlikte. Etiyopya’da strateji, Bangladeş’te vicdan vurgusu; Ankara’nın hem sahada hem masada etkin olma arayışının somut göstergesi olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak Türkiye, dış politikasında yalnızca “nerede güç kazanırım?” sorusunu değil, “hangi sorumluluğu üstlenirim?” sorusunu da gündemde tutuyor. Bu iki damar birlikte aktığında ise ortaya yalnızca etkili değil, anlamlı bir diplomasi anlayışı çıkıyor.






